'Sahibinden'

Şehirde, anılar biriktirdiğin yerlerde yürüyüp eskinin hafızasının yavaş yavaş ya da hızla silindiğini hissetmek. Her yerin farklı farklı inşaat alanlarına dönüşmesi ve hatta bu inşaatlar arasında kırılıp, yok olan yollarda düşmeden yürümeye çalışırken çevrene bile

DSC_1758

Şehirde, anılar biriktirdiğin yerlerde yürüyüp eskinin hafızasının yavaş yavaş ya da hızla silindiğini hissetmek. Her yerin farklı farklı inşaat alanlarına dönüşmesi ve hatta bu inşaatlar arasında kırılıp, yok olan yollarda düşmeden yürümeye çalışırken çevrene bile bakamamak. İşte bu hislerle Sercan Apaydın’ın Versus Art Project’te gerçekleşen “Sahibinden” isimli sergisinde dolaşıyorum.

Yıkılan eski binaların, kaybolan yeşilliklerin yerlerinde yükselen ve “yeni yaşam alanları” olarak tanıtılmaya çalışılan residence projelerinin, AVM’lerin ve arenaların silüetleri var eserlerde.

diptikson

Eskiden denizden baktığınızda şehir manzarasında tek tek şahsiyet bulmuş binalar, bu binalar içinde irili ufaklı evler yani hayatlar görürdünüz. Oysaki şimdi residence’ların gri soğukluğuna bakınca herhangi bir yaşamın, içinde geçip gittiğine dair izler görmeniz imkansız. Bu nedenle Sercan Apaydın’ın çalışmalarında da insanlar yok. Çünkü yeni şehir insanı içine alamıyor.

Sergi kataloğundaki şu önemli satırlar dikkat çekiyor: “Sercan Apaydın, Versus Art Project’teki ikinci kişisel sergisi ‘Sahibinden’ de, ruhunu yitirmiş, egemen sistemin elinde oyuncak olmuş günümüz kentini konu ediniyor. Yönlendirici ve denetleyici mekanizmalardan başka hiçbir özelliği kalmamış olan kent, özneler-çoğulluğundan alınmış ve yöneticilere devredilmiştir. O, egemen sistemin malı, ‘Sahibinden’dir artık.”

DSC_1755

Sercan’la sohbet ederken bu tarz binaları “hacimsiz” olarak tanımlıyor. Çünkü çoğumuz için dışarıdan baktığımız, gökte asılı gibi duran, 2 boyutlu imgeler onlar. Yani duygu boyutunda, dahil olma anlamında bize bir şey ifade etmiyorlar. Apaydın’ın önceden atölyesi Levent/Maslak Sanayi taraflarındaymış. Dolayısıyla şehirle olan ilişkisinde çoğunlukla bu gibi hacimsiz yapılara “çarparak” geçmiş bir dönemi. Şimdi Galata’ya taşımış yerini ama tabii oralarda da yıkılmışlığın, yanlış kararların neden olduğu üzücü bir hal var artık.

Bu noktadan insanın şehirdeki durumuna bakarak, değer ilişkisinden maliyet ilişkisine doğru bir dönüşümden bahsediyoruz. Bir tür ayakta kalma mücadelesi yaşanıyor şehirde ve insanlar önceden değer oluşturmaya çabalarken şimdi maddi karşılıklar üzerinden konuşuyoruz sadece. Çünkü şehrin geldiği noktada bizi manevi olarak besleyecek yaşam alanları, sanat eserleri; toplanılacak, kutlanacak, omuz omuza verilecek meydanlar kalmadıkça bari maddi açıdan elimize ne geçecek ona bakalım diyoruz. Manevi doyumun yerini maddi doyum (o da başarılabilirse) alıyor.

DSC_1798

Tüm bu hacimsiz kent örgüsü Sercan Apaydın’ın eserlerine soğuk, mesafeli, yer yer rahatsız edici bir boya dili ile yansımış. “Distortion” isimli serisinde sanatçı, inşaat çuvalını tual olarak kullanıyor. İnşaat çuvalı şantiye alanını çevreleyerek içinde yükselen yeni oluşumu örtüyor. Sanki tabiatın kalmadığı İstanbul’da yeni bir bitki örtüsü olmuş bu çuval malzemesi ve onun delikli tekstürünün ardında bozuk, karmaşık bir renk/biçim sarmalı görülebiliyor.

2016

Stadyumları resmettiği “Hole/Delik” serisini 2015 yılındaki “Derin Boşluk” sergisinden de hatırlayabiliyoruz. Seri burada oldukça gelişmiş, açılanmış ve stadyumların tek tek yıkılarak devasa ama ruhsuz arenalara dönüşme hikayesini harika bir dille tasvir ediyor. Sanki eskiden şanlı kupaların kaldırıldığı, “eski açık sarı desene” diye tribünler arası seslenilen, omuz omuza zafer şarkıları söylenen yerler değilmiş ve hiç de olmamış gibi buralar. Artık hepsinin başında çok uluslu bir şirketin adı var. Ardına da arena eklenmiş (ki arena eskinin gladyatör dövüşlerini hatırlatması ve işin ucunda ölüm/kalım olmasıyla olumlu hisler de yaratmıyor insanda).

DSC_4635

Arena ile gelen sadece mimari bir değişim de değil ayrıca yepyeni, endüstriyel bir spor anlayışının da simgesi gibi.

Sergiden aklımda kalan en gerçekçi ve kesif his “şehre maruz kalma” oldu. “Sahibinden” sergi kataloğunun girişinde Emre Zeytinoğlu “Bir kenti insanlar kurar, ama o kent bir süre sonra insanları yönetmeye başlar. Çok iyi bilinen bir şeydir bu… Her ne kadar orada yaşayanlar, önce kendi kentlerini organize etiklerini sansalar da giderek o kentin kendilerini organize ettiğini ayrımsayabilirler.” demiş. İşte bazı kentler bunu insanlarının yararına götürmeye çabalarken bazı kentler de bir kısım ve o kısmın elinde bulunan gücün yararına yapıyor. O zaman geri kalanların hakkına da “şehre maruz kalmak” düşüyor ancak.

Kentsel dönüşümün kepçelerine ellerimizle bir bir teslim ederken anılarımızı, özneleri olarak beraberce şehri nasıl yeniden yaşanabilir kılarız düşünmek için Sercan Apaydın’ın “Sahibinden” sergisindeki işleri görmemiz gerek.

Sergi 20 Mayıs 2017 tarihine kadar Versus Art Project‘te izleyicilerini bekliyor.

çağla bingöl