Base Güncesi

Geçtiğimiz hafta, Perşembe - Pazar günleri arasında gerçekleşen Base’deki panellerden bir günce yazmak istediğimi belirtmiştim. Kısmen sözümde durduğumu söyleyebilirim. Kısmen derken bazı programladığım panellere işler dolayısıyla maalesef yetişemedim ve kısmen bazılarından not almamışım. Yani sadece ilgimi çeken

Print

Geçtiğimiz hafta, Perşembe – Pazar günleri arasında gerçekleşen Base’deki panellerden bir günce yazmak istediğimi belirtmiştim. Kısmen sözümde durduğumu söyleyebilirim. Kısmen derken bazı programladığım panellere işler dolayısıyla maalesef yetişemedim ve kısmen bazılarından not almamışım.

Yani sadece ilgimi çeken parçaları bir kolaj gibi aktaracağım. Neyse fazla uzatmadan 21 Aralık perşembe günü gerçekleşen “Uluslararası Müze Koleksiyonlarında Türkiye’den Sanatçılar” paneli ile başlayalım.

mizgin tunçer

Mizgin Tunçer

Panelin moderatörü Çelenk Bafra görevini büyük bir başarı ile yerine getirdi. Önce onun hakkını teslim etmek lazım. Uzunca bir giriş yapmasına rağmen çok derli toplu bir akış sağladı konuşmalara. Müzelerde bulunan  her koleksiyonun bir anlatı olduğu ile başladı. İçinde bir tarih, fikir, söylem, tavır ve sorumluluk bardındıran. Bu anlamda müzeler “hafıza bahçesi” ya da “hazine sandığı” olarak nitelendirilebilir, mesela ulus toplumların tarihlerine ışık tutan koleksiyonların yer aldığı.

Tabii o zaman ulusların yönetiminde bulunanların vermek istedikleri mesajlara ya da sahiplenmeyi seçtikleri tarih dönemine göre müzeler de şekilleniyor (diye düşünmeden edemiyorsunuz).

Gül Fidan Açıkgöz Kaldırım Taşları (2)

Gül Fidan Açıkgöz

Peki, müzeler sanatçıların değerini ölçen ve belirleyen bir kurum olarak mı konumlanır? Müzeye girmek için başarı kriteri nedir? Sanatçının katıldığı karma sergiler mi, eğitim mi, solo sergileri mi? İyi bir galeri önemli bir referans mıdır?

Panelin konuşmacı konukları Gülay Semercioğlu ve CANAN’ın birleştiği bir nokta var. Eğer başarılı olmak istiyorsanız işlerinizi mutlaka görünür kılmanız gerekiyor. Nerede olursa olsun. Gülay Semercioğlu kendi müze hikayesini anlattı kısaca. Contemporary Istanbul’a katıldığında New Yorklu bir galerinin ilgisini çekiyor ve bir sergi için davet ediliyor. O sergi sayesinde de MET’in scouting ekiplerinin radarına takılıyor. Derken günlerden birgün bir e-mail alıyor MET’ten ve bir yıl devam eden süreç sonunda eseri müze bünyesine giriyor. Yani oldukça organik bir yol.

CANAN ise “bir sanatçının ilk amacı kendine ulaşmak olmalı” diyor. Müze ile sanatçı arasında göz seviyesinde bir ilişki kurulmalı. CANAN’dan aklımda kalan diğer satır başları ise: Müzelerin sanatçıyı yönetme ve değer belirleme gücü olmamalı. Sanatçı onay beklemeden üretmeli. Şu konu hakkında, şu malzeme ile şunu yaparsan şu müzeye girebilirsin gibi formüller olmamalı. Toplumsal olaylar (mesela) sizin içsel meseleniz değilse esere samimiyet yansımaz. Sanat çevreleri de sanatçıları bu ihanete zorlamamalılar.

Tam bu noktada sizi cumartesi günü gerçekleşen Video isimli panelden bir yoruma götürmek isterim. Arda Yalkın da kendi bildiği bir konuyu dert edinmiş. O da beyaz yakalılar. Genelde video alanında varoşlar, işçiler, savaşlar vb. konular üzerine çalışan çok sanatçı var. “Ama ben beyaz yakalı bir dünyada doğdum büyüdüm beni de bunlar ilgilendiriyor diyor.” Bu oldukça ilgi çekiciydi. Çünkü beyaz yakalılar başlarında dam ve karınlarında yemek var diye hep çok gerilerde kalıyor. Ama onların da çok farklı ve önemli problemleri var. Mesela nereye göç edecekleri gibi. Sadece pek sesleri çıkmıyor. Bence kendi bildiğin konu üzerinden üreterek başarılı olmak anlamında ilham verici iki konuşmaydı bunlar.

Belki biliyorsunuzdur; şu dönem galeriler, küratörler ve başka hangi kurumlar kendilerini söz sahibi hissediyorlarsa genç sanatçılara bazı “öneri”lerde bulunuyorlar ne yapmaları gerektiği konusunda. O nedenle de çoğu galeride gayet steril #benzerişler görüyoruz.

Yunus Tilen

Yunus Tilen

Bu arada benden çok yoklama veren bir isim Taner Ceylan’dı panellere. Neredeyse tüm oturumlarda söz vermeye çalıştılar kendisine. O da “Sistemin içine girdikçe insanın dürüst kalması, kendine sadık kalması zorlaşıyor.” yorumunda bulundu.

Kuşaklar arası sanat sohbetleri serisinde ise bana göre Murat Morova’nın katıldığı bölüm dikkat çekiciydi. Murat Morova öncelikle kendi başladığı dönemde akımcılığın önde olduğundan bahsetti. Sonra da geleneksel motiflerin kullanımındaki hatalı bakış açılarına bir parça değindi: “Geleneksel illa formların içi boşaltılmış tekrarları değildir. Doğu, batı estetiği yanında periferik bir estetik anlayışı değildir, bir merkezdir. Gelenek bilinçsizce yağmalanabilecek bir depo değildir. Sadece optik olarak bakarsanız konuya, dekoratif olmanın ötesine geçemezsiniz.” Sanırım biraz daha derinleştirse konuyu aslında neden kendi sanatımızı bu kadar çaresiz, öksüz ve başı boş bıraktığımızı tam olarak açıklamış olacaktı. Ama konu kuşaklar arası sanat sohbetinden sapmış olacaktı.

Bu sırada Türk Sanat piyasasında da derme çatma bir düzenin temeli sağlam olmayan bir gelişme yaşadığından bahsetti. Bu sırada paneli dinleyenlerden gelen başlarla onaylamalar salona hareket kattı. “Sanatçılar birbirlerinin sanat etkinliklerini bile takip etmiyorlar” sözü de yine boş çekişmelerle bir türlü gelişemeyen bir toplum olduğumuza ayna tutan bir anlatımdı. Morova’ya göre kendi aralarında iletişim konusunda yeni nesil sanatçılar daha başarılıymış.

Yunus Emre de bu anlamda İzmir’de okudukları dönemde kurdukları kolektiften bahsetti. Ama İstanbul’a gelmesi gerekiyor çünkü asıl piyasa burada. Murat Morova araya giriyor. İstanbul’a gelmek gibi bir deyiş türemiş. Çünkü başka bir piyasa yok. İstanbul bir “sanat dükalığı”na dönüşmüş durumda. Yunus Emre ilk mezun olduğunda birçok galeriye başvurmuş mailler göndermiş ama bir hayır/evet düzeyinde dönüş bile alamamış maillerine. Bu size de çok tanıdık gelmedi mi? Bunu Yunus Emre’ye yapmışlar da size yapmadılar mı? Nedense bu anlamda da bir gelişmemişlik söz konusu Türkiye’de. Kimse birbirine o insani nezaketi göstermek istemiyor.

Damla Yalcin (2)

Damla Yalçın

Son olarak Morova’nın konuşmasından aldığım bazı notlara dönersek: Şu an bazı kurumlar, oluşumlar, inisiyatifler var ama yurtdışına fuarlara yapılan turistik turların ötesine geçemiyorlar bazen. Herkes “genç sanatçılara destek olmaktan, sanata destek olmaktan bahsediyor” ama kimse hizmet etmek istemiyor herkes hükümet etmek istiyor.

Sanat piyasamızın gelişmesi konusunda birçok problemin ortaya atıldığı söyleşinin sonrasında “Sanat Piyasası” isimli panele katılan Ali Güreli sayısal açlığımızı doyuran konuşmacılardan oldu. Çünkü sayıları duymadan, yüzdelere dokunmadan olmaz. Geçen sene global sanat piyasasının büyüklüğü 56 milyar Dolar’mış. En yükseldiği sene 68 milyar Dolar’a ulaşmış, yani genel olarak dünyada bir daralma var (bu bir avuntu olabilir mi acaba bizlere?). Türkiye neresinde duruyor diye merak ederseniz size tümden gelerek anlatayım. Dünya sanat piyasasının bugün en büyük 3 oyuncusu Amerika, İngiltere ve Çin’miş. Bunların toplam içindeki payı %81’miş. Yani geriye kalan %19’luk içinde diğer tüm ülkelerin yanı sıra biz de varız. İsterseniz Avrupa Ülkeleri’nin, Arap Emirlikleri’nin hatta Hindistan’ın vs. yanında bizi bir düşünün bu %19’un içinde. Uzay boşluğunda şirin bir noktacık. Şimdi bir de onun içinde birbirini aşağı çekmeye çalışan iç aktörleri düşünün. Aslında komik bile geliyor kulağa.

Bu anlamda Base bana göre çok hoş bir iş başlattı. Çünkü hem okullardan çıkan gençlere Galata Rum Okulu gibi son zamanların flaş mekanlarından birinde sergiye katılma fırsatı tanıdılar. Hem de panellerde bazı tartışma başlıkları belirlenmiş oldular. Şimdi bunları derinleştirme ve tüm sosyal paydaşları içine katarak iyileştirme zamanı.

NOT: Yazı içinde Base’de sergilenen bazı eserleri görüyorsunuz. 

çağla bingöl